Kıbrıs bizim için Akdeniz’in ortasında bir ada, sınırlarımızın ötesinde bir coğrafya değildir. Tarihimizle, kültürümüzle, inancımızla, acılarımızla ve umutlarımızla bütünleşmiş bir parçamızdır. Esasen küçük ya da büyük parça ayrımı da yoktur bu yaklaşımda, tam bir bütünleşik hal söz konusudur. Yani; Biz Kıbrıs’ız, Kıbrıs da Biz. Dolayısıyla Kıbrıs’la ortak geçmişimiz kadar müşterek geleceğimiz de bizi birbirimize bağlıyor.
20–21 Ekim tarihlerinde Muhit Vakfı’nın organizasyonu ile gerçekleştirdiğim iki günlük Kıbrıs ziyaretinde bu aidiyeti yeniden hissettim. Lefkoşa, Girne ve Gazimağusa’da tarihî mekânları ziyaret ederken eğitim kurumlarında, üniversitelerde, sivil toplum çevrelerinde ve dost meclislerinde birbirinden kıymetli hasbihaller gerçekleştirdik.
Programımızın ilk durağı, restorasyonu TİKA tarafından yapılan Kırklar Türbesi oldu. Ardından Hala Sultan İlahiyat Koleji’nde genç kardeşlerimizle buluştuk. Yaklaşık otuz yıl öncesine uzanan dostlukların yeniden buluşmasına da vesile olan bu ziyaret, geçmişle bugün arasında güzel bir köprü kurdu.
Gençlerle sohbetimize en temel sorulardan başladık: Biz kimiz, nereden geldik ve nereye gidiyoruz?
İnsanın kendini tanıması, yalnızca ismini, memleketini, okulunu veya mesleğini bilmesinden ibaret değil. Kabiliyetlerini, zaaflarını, sorumluluklarını ve varoluş gayesini idrak etmesi gerekiyor. Üstelik bu tanıma faaliyeti bir defalık değil, ömür boyu devam eden bir yolculuk.
Ne var ki hız çağında yaşıyoruz. Sürekli akan görüntüler, bildirimler, paylaşımlar ve gündemler arasında kendimize, ailemize, kitaplara ve derinlikli düşünmeye yeterince vakit ayıramıyoruz. Teknoloji ve yapay zekâ dâhil bütün bu imkânlar hayatımızı kolaylaştırabilir; ancak irademizi teslim ettiğimizde bizi yöneten araçlara dönüşme riski barındırıyor.
Gençlere kendi hayatımda da uygulamaya çalıştığım üç basit ilkeyi hatırlattım: Sosyal medya bildirimlerini kapatmak, sonradan silmek zorunda kalacağımız hiçbir şeyi paylaşmamak ve gerçek hayatta neysek onun ötesinde görünmemek. Düşüncelerimizin de çay gibi demlenmeye ihtiyacı var. Her sözü hemen söylemek, her düşünceyi anında paylaşmak zorunda değiliz.
Teknolojiyi biz yönetmeliyiz; teknoloji bizi değil.
Kolejde Basın Yayın, Dergi ve Sinema Kulübü öğrencileriyle gerçekleştirdiğimiz söyleşi ise ziyaretimizin en güzel anlarından biriydi. Gençlerin hazırlıklı ve derinlikli soruları bizi üniversite yıllarımızdan Gazze’ye, tarih bilincinden meslek ahlakına, 15 Temmuz’dan hayatın anlamına kadar geniş bir muhasebeye taşıdı.
Beni en çok dönüştüren yılların üniversite dönemim olduğunu hatırladım gençlerle hasbihal ederken. Zira insanı yalnızca okuduğu kitaplar değil; üstlendiği sorumluluklar, birlikte yürüdüğü insanlar ve hayatın içinde verdiği mücadeleler de yetiştiriyor.
Gazze’deki çocukların bütün acılara rağmen korudukları umut ve vakarı konuşurken Şeyh Ahmed Yasin’i ve onun “engelli haliyle” en yüksek ve kapsamlı şekilde temsil ettiği mücadele azmini hatırladık. Gazze, yaşadığı büyük yıkıma rağmen insan iradesinin, sabrın ve izzetin ne denli güçlü olabileceğini gösteriyor. Bu direniş, aynı zamanda bizlere kendi ihmallerimizi ve sorumluluklarımızı da hatırlatıyor.
Tarih üzerine konuşurken gençlere özellikle hatırat okumalarını tavsiye ettim. Geçmiş yalnızca övünülecek bir miras değil, ibret alınacak büyük bir tecrübedir. Hafızasını kaybeden insanın da toplumun da istikametini koruması güçleşir.
Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde gerçekleştirdiğimiz konferansta ise özgüven, öze dönüş, bağlantısallık ve hayatın bütünlüğü üzerinde durduk.
Modern zamanların önemli problemlerinden biri, hayatı birbirinden bağımsız parçalara ayırmamızdır. Oysa insanın sağlığı, ailesi, ilmi, iktisadi hayatı, sosyal ilişkileri ve maneviyatı birbiriyle doğrudan bağlantılıdır. Birindeki ihmal diğerlerine sirayet eder. Eğitim yalnızca okulun, ahlak yalnızca bireyin, toplumsal sorumluluk yalnızca devletin veya sivil toplumun meselesi değildir.
Hayat bir bütündür; ahlak da bu bütünün tamamını kuşatmalıdır.
Ticarette başka, siyasette başka, ailede başka, sosyal medyada başka bir ahlak anlayışımız olamaz. İnsanın şahsiyeti, hayatının bütün alanlarında aynı istikameti koruyabilmesiyle anlam kazanır.
Bu çerçevede anfideki yazı tahtasında saat metaforundan hareketle bir daire çizdim ve hayatın akışındaki evrelerle ilişkilendirdim. Her saat tikinde ise sorumluluk alanlarımız yer alıyor. Akrep içe dönük muhasebeyi, nefis terbiyesini ve tefekkürü; yelkovan ise dışa dönük gayreti, cehdi ve mücadeleyi temsil ediyor. Yalnızca tefekkür edip hareketsiz kalmak da sürekli hareket hâlinde olup iç dünyamızı ihmal etmek de bizi eksik bırakır.
Tefekkür ve hareket birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Gençlerin pür dikkat dinlemesi, soru ve katkıları etkileyiciydi. Özgüven ile kibir, değişim ile istikamet, şahsi menfaat ile kulluk arasındaki dengeye dair soruları doğrusu beni zorladı ve istifade ettim. İnsanın kendine güvenmesi, kabiliyetlerini geliştirmesi ve potansiyelini zorlaması elbette önemlidir. Ancak ilmi, serveti, makamı ve gücü mutlaklaştırmadan, bütün bunların birer emanet olduğunu unutmadan…
Esasen bağlantısallık dediğimiz yaklaşım da bizi buraya götürüyor. İnsan, toplum ve kâinat birbirinden kopuk değil. Gazze’de yaşananlar, Ukrayna’daki savaş, İran’da ve Yemen’de yaşananlar veya dünyanın herhangi bir bölgesindeki gelişmeler hepimizin hayatına farklı biçimlerde dokunuyor. İyi kavrayabilirsek bu bütüncül kavrayış ve bağlantısallık, nihayetinde bizi tevhit düşüncesine kadar ulaştırır.
Ziyaretimizin diğer önemli boyutu Kıbrıs’ın tarihî, kültürel ve toplumsal hafızasını yerinde okumaktı.
Lefkoşa’nın surlariçinde Büyük Han’dan Selimiye Camii’ne, Arasta’dan tarihî çarşılara uzanan sokaklarda farklı medeniyetlerin izlerini takip ettik. Lokmacı Sınır Kapısı ve sınır hattında evlerin ve hatta odaların bölünmüşlüğünü, Girne’de Çıkarma Plajı ve Karaoğlanoğlu Şehitliği’nde yakın tarihimizin ağır bedellerini yeniden düşündük.
Gazimağusa çok etkileyiciydi, Maraş ise bir o kadar hüzünlü. Lala Mustafa Paşa Camii, tarihî surlar ve hassaten Namık Kemal Zindanı; bize tarihin yalnızca kitaplarda okunmadığını, şehirlerin sokaklarında, taşlarında ve insanlarının hafızasında da yaşadığını hatırlattı.
Selimiye Camii’nde sabah namazında buluştuğumuz dostlarımızla, Beşparmak Dağları’nın eteklerinde yürüdüğümüz gençlerle ve çeşitli kurumlarda görüştüğümüz arkadaşlarla Kıbrıs’ın eğitim, kültür, din hizmetleri ve sivil toplum alanlarındaki imkânlarını ve ihtiyaçlarını müzakere ettik.
Din hizmetlerinde daha nitelikli eğitim, tecrübe paylaşımı ve süreklilik arz eden hasbihal halkaları oluşturulması üzerine somut değerlendirmeler yaptık. İyilik Evi’nde çocuklarla ve gönüllülerle buluştuk. Eşim Sema Hoca’nın hanımlarla gerçekleştirdiği çay sohbeti de programımızın anlamlı buluşmalarından biri oldu.
Bütün bu görüşmelerde aynı kanaatimiz güçlendi: Kıbrıs’ın meselelerine yalnızca siyaset, güvenlik veya ekonomi penceresinden bakmak yeterli değil. Eğitimini, gençliğini, aile yapısını, kültürel hafızasını, manevi hayatını ve toplumsal ilişkilerini birlikte değerlendirmek gerekiyor.
İki günlük yoğun programdan geriye yalnızca ziyaret edilen mekânlar, görüşülen kişiler ve yapılan konuşmalar kalmadı. Yenilenen dostluklar, yeni tanışıklıklar, gençlerin samimi soruları ve üzerinde çalışılması gereken sorumluluklar da kaldı.
Kanaatimce bugün en büyük ihtiyacımız, geçmişle gelecek, bilgiyle ahlak, tefekkürle hareket ve bireyle toplum arasındaki irtibatı yeniden kuvvetlendirmektir.
Kıbrıs da bu bütünlüğün dışında değil, tam merkezindedir.
Kıbrıs geçmişimizin hatırası, bugünümüzün mesuliyeti ve geleceğimizin müşterek imkânıdır.
Bu güzel ziyaretin gerçekleşmesinde emeği bulunan, bizleri muhabbetle karşılayan, gönlünü ve sofrasını açan bütün dostlarımıza ve kurumlarımıza teşekkür ediyorum.
Derdimiz ortak, istikametimiz bir, yolculuğumuz anlamlı ve uzun…
Halit Bekiroğlu
23 Ekim 2026