Yazılar
Genel 5 dk okuma

CİZRE’DEN TİLLO’YA

kökler, kardeşlik ve sorumluluk

#cizre#tillo#şırnak#siirt
CİZRE’DEN TİLLO’YA

Şırnak ve Siirt’te iki gün boyunca gençlerle, akademisyenlerle, sivil toplumdan arkadaşlarımızla ve bölgenin kanaat önderleriyle bir araya geldik. Okullardan üniversiteye, Gabar’ın, Cudi’nin yamaçlarından Cizre’nin medreselerine, Dicle kıyısından Tillo’ya uzanan yoğun bir program oldu. Bir şeyler anlattık, çok şey dinledik. Konuşmaya gittiğimiz yerlerden kendimiz de öğrenerek döndük.

Yol boyunca zihnimde birbirini tamamlayan meseleler vardı: Geçmişimizle nasıl ilişki kuruyoruz? Farklılıklarımızı nasıl bir arada yaşatıyoruz? Gençlerimizi hangi hayata hazırlıyoruz? İlmimiz, ahlakımız, geçimimiz ve toplumsal sorumluluklarımız birbirinden ne kadar ayrı düşünülebilir? Köklerimizle tam olarak birleşmeden yetiştirdiğimiz ağaçların meyveleri sağlıklı olabilecek mi? Ayrı ayrı görünen bu sorular, görüştüğümüz insanlarda ve uğradığımız duraklarda yeniden birbirine bağlandı.

Cizre: Kavşakta yaşamanın riskleri ve fırsatları

Şırnak Havalimanı’ndan Cizre’ye geçtik. İlk buluşmamız Şehit Ömer Halisdemir İmam Hatip Ortaokulu’ndaki genç kardeşlerimizleydi. Yıllar önce insani yardım için Halepçe’ye yardım ulaştırmak için giderken geçtiğim bu coğrafyada, bu defa çocuklarla gelecek üzerine konuşmak nasip oldu.

Gençlere büyük hedeflerden önce küçük sorumlulukları anlattım. Sınıfında canı sıkkın bir arkadaşının yanına oturmak, onun derdini dinlemek, okulda bir ihtiyacın giderilmesine katkıda bulunmak, örneğin Gazze gibi bir yardım çalışmasında görev almak… Bunlar küçük görülebilir. Fakat insan ilişkileri, dayanışma ve sorun çözme becerisi biraz da buralarda öğreniliyor. Hayatın ilerleyen dönemlerinde ailede, işte, mahallede ihtiyaç duyacağımız tecrübe, bugün üstlendiğimiz bu küçük vazifelerle birikiyor.

Cizre’yi bir kavşak olarak düşündüğümü söyledim. Türkiye, Irak ve Suriye arasında; dillerin, kültürlerin ve farklı hayat tecrübelerinin buluştuğu bir yer. Kendi memleketim Karakoçan’da da farklı kimliklerin bir arada bulunmasının insana nasıl geniş ufuk ve birlikte yaşama becerisi kazandırabildiğini anlattım. Mesele biraz da nereden baktığımızla ilgili. Farklılığı sadece ihtilaf sebebi olarak da görebiliriz, birbirimizden öğrenme imkânı olarak da.

Okumak bahsini de açtık. Ortaokul yıllarında sınıfımızın duvarında gördüğüm “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” sözü hayatımda iz bırakmıştı. Hâlâ seyahatlerimde çantamda kitap bulundurmaya, yoğunluğun içinde kitaba yer açmaya çalışıyorum. Gençlere de yalnızca ders için değil, zihinlerini genişletmek için okumalarını söyledim. Yaşımız veya unvanımız, öğrenme ihtiyacımızı ortadan kaldırmıyor. Çünkü her öğrenme yenilenmedir.

Cizre’nin sivil toplum temsilcileriyle yağtığımız kısa hasbihalimizde de bölgenin bu birikimini ve potansiyelini konuştuk. Böylesine güçlü kökleri olan bir yerde kuruluşlarımızın enerjisini birbirleriyle ayrışmaya değil, dayanışmaya vermesi gerekiyor. Farklılıklarımızı koruyarak birlikte iş yapabilmek de bir olgunluk meselesi.

Bir büyüğün hâli, üniversitenin soruları

Cizre’de ziyaret ettiğimiz Seyda Seyyid Tahir, sekseni aşan yaşına rağmen nezaketi, misafire hürmeti ve latifliğiyle beni çok etkiledi. Oturup kalkmasında, bizi karşılayışında, sözünü söyleyişinde insanın dikkatini çeken bir incelik vardı. Ülkemizde ve dünyamızda olup bitenlerle ilgili ümitsizliğe kapılmamak gerektiğini özellikle vurguladı. Fakat yalnızca söyledikleri değil, hâli de çok öğreticiydi. Gittiğim şehirlerde âlimleri, bilge insanları ve kanaat önderlerini ziyaret etmeye çalışmamın sebeplerinden biri bu: Bazı dersler anlatılmıyor, yaşanarak gösteriliyor.

Ardından Şırnak Üniversitesi’ne geçtik. Akademisyen arkadaşlarımızın gayretini görmek, İbrahim Hüseyni hocamızdan bölgenin ve ülkemizin iktisadi geçmişini tarihî bağlantılarıyla dinlemek kıymetliydi. İktisat tarihimizin oryantalist bakışla Sanayi Devrimi gölgesinde yazılmasını adeta tersyüz etmeye çalışıyor İbrahim Hocamız. Merhum Mehmet Genç hocamızın yaklaşımlarını menengiç kahvesi eşliğinde uzunca mütalaa etme imkanımız oldu.

“Tarih, Toplum ve Gelecek” başlıklı konuşmamda da bu bağlantılar üzerinde durdum. Bir süredir zihnimi meşgul eden kavramlardan biri bağlantısallık. Ben bunu hayatı bir bütün olarak anlamaya çalışmanın imkânlarından biri olarak görüyorum. Uzmanlaşıyoruz; fakat bazen parçalar üzerinde çalışırken bütünü kaçırıyoruz. Eğitimi sadece okula, ahlakı yalnızca belirli davranışlara, kimliği tek bir aidiyete sıkıştırıyoruz. Oysa aileden topluma, okuldan iş hayatına kadar birbirini etkileyen geniş bir ilişkinin içindeyiz.

Kendi hayatımdan örnek verdim. Babamdan ve bölgenin büyüklerinden öğrendiklerim, Karakoçan, Bingöl ve Malatya’daki okul yıllarım, İstanbul ve Orta Asya’da yaşadığım dönem, sivil toplum ve ticaret… Bunların her biri bende bir iz bıraktı. Kendimi yalnızca birine ya da bir kimliğe indirgediğimde eksik anlatmış olurum. Kimliklerimizi yok saymamalı ve hatta değerli görmeliyiz. Aynı zamanda herhangi birinidiğerleri bastıracak hale getirip bizi daraltmasına da izin vermeden yaşayabilmeliyiz.

Güçle ilişkimiz de bu bütünlüğün içinde. Para, makam veya yetkiyi kendimize ait, sınırsız kullanabileceğimiz bir hak olarak mı görüyoruz; yoksa hesabını vereceğimiz bir emanet olarak mı? Kendimizi yalnızca Allah’ın kulu olarak konumlandırabildiğimizde diğer tüm güçler karşısındaki duruşumuz da değişiyor. Hem güçlüyken ölçüyü korumak hem haksızlığa uğradığımızda yanlış yöntemlere savrulmamak gerekiyor.

Konuşmamda “ben haritası” üzerinde de durdum. Buradaki “ben”, her şeyi kendisine isteyen bencil bir insan değil; kendi hayatının hesabını vermekle yükümlü olan ve maddi-manevi kurtuluşunu hedefleyeninsan. Sağlığına, ailesine, iş hayatına, ilmine, sosyal ilişkilerine ve maneviyatına birlikte ve bütün olarakbakmalı. Başkasına faydalı olmak da kendini yetiştirmenin bir parçası. Bir sivil toplum çalışmasında insanlara hizmet ederken aynı zamanda sabretmeyi, dinlemeyi ve sorumluluk taşımayı öğreniyoruz. Kendini inşa etmekle topluma faydalı olmak birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısı.

Buradan tefekkür ve hareket konusuna geldik. İçe dönüp kendimizi yoklamaya ihtiyacımız var; ama sürekli içe kapanarak da yaşayamayız, daraltır bizi. Zihnen, bedenen, ruhen ve sosyal ilişkilerimiz bakımından hareketli olmalı, dinamik bir yaşam sürmeliyiz. Kendimize biçtiğimiz sınırlar her zaman gerçek sınırlarımız olmayabilir. Aslında potansiyelimiz çok daha yüksek; okudukça, çalıştıkça, sorumluluk aldıkça açılabilecekve aşılabilecek taraflarımız var.

Gabar’a giderken, insanın derdinden geçmek

Üniversite programından sonra Gabar’a yöneldik. Yol üzerinde Kumçatı’da namaz için durduk, beldede ciddi elektrik sorunu ve gerginliği vardı. Köy heyetinden ve ağasından elektrik kesintisine ve ilgili uyuşmazlıklara dair şikâyetleri dinledik. Talepleriyle ilgilendik ve sonrasında ilgili yerlerle gündemleştirdik. Bir şehri tanımak, yalnızca güzel taraflarını görmek değil; insanının gündelik sıkıntısını da duymayı gerektiriyor.

Gabar’ın yamaçlarına çıktığımızda, karşıdaki Cudi’yle birlikte bu dağlara ilk defa böylesine dikkatle baktım. Heybetli ve dertli bir coğrafya. Petrol kuyularını ve depolarını gördük; sahadaki mühendislerden yürütülen çalışmaları, emeklerini ve önlerindeki imkânları dinledik. Ülkemiz adına sevindirici, gurur verici bir üretimi yerinde müşahede ettik.

Bir tarafta büyük enerji yatırımları, diğer tarafta yol üzerinde dinlediğimiz gündelik bir elektrik meselesi… İkisini aynı gün görmek, kalkınmayı bütün yönleriyle düşünmek gerektiğini hatırlatıyor. Büyük imkânların insanın hayatına, huzuruna ve geleceğine nasıl yansıdığı da en az üretimin kendisi kadar önemli.

Şırnak’a döndüğümüzde sivil toplum kuruluşlarımızla buluştuk. Değişim yukarıdan aşağıya mı, aşağıdan yukarıya mı olur? Bana göre ikisine de ihtiyaç var. Aşağıdan yukarıya değişimin önemli muharrik gücüdürsivil toplum. Devletin yapmadığı veya yapamadığı işleri üstlenir; kimi zaman doğrudan devletin yapmasının uygun olmadığı alanlarda çalışır; kimi zaman da eksik veya yanlış bir uygulamanın düzeltilmesi için talepte ve ısrarda bulunur. Uyumlu çalışmak, gerektiğinde hakkı söylemekten vazgeçmek değildir. Bu sebeple sivil toplumun hem dayanışmasına hem kendi iradesine ihtiyacımız var.

Cizre gecesi: Babamın sesinden Dicle’nin akışına

Yorulmuştuk; ama Cizre’ye yeniden gitmek istedim. Kırmızı Medrese’yi görmek, Mem û Zîn’in yılları aşan aşk hikâyesini yerinde dinlemek benim için sıradan bir kültür gezisi değildi. Bu coğrafyanın ilim ve edebiyat dünyasıyla çocukluğumdan gelen bir bağım var.

Rahmetli babam Melayê Cizîrî’den, Ahmedê Xanî’den, zaman zaman Feqiyê Teyran’dan beyitler okurdu. Bazen anlatarak, bazen kendi kendine mırıldanarak… O sesler hayatımızda bir iz bıraktı. Cizre’ye duyduğum ilgide, özellikle Melayê Cizîrî’nin dünyasına yakınlık hissetmemde bunun önemli bir payı var. İnsan bazı mekânlara ilk defa gitse de onların taşıdığı hatıraya yabancı olmuyor. Kendinden bir parça gibi, aşkı ve heyecanı yeniden yaşıyor gibi.

Kırmızı Medrese’yle (Medresey-i Sor), Cizîrî’nin hatırasıyla/Divanıyla ve Mem û Zîn anlatısıyla buluşmak bu yüzden ayrıca anlamlıydı. Yerel arkadaşlarımızdan aşkın hikâyesini, farklı yorumlarını ve şehirde bıraktığı izi dinledik. Geçmişin yalnızca kitaplarda saklanmadığını; dilde, seste, bir mekânın etrafında kurulan muhabbette de yaşamaya devam ettiğini düşündüm.

Sonra Dicle kıyısına geçtik. Dolunayın aydınlattığı gecede çay içtik, geç saatlere kadar dostlarla hasbihal ettik. Dostlarımız Kürtçe ve Türkçe beyitler, kasideler terennüm ettiler gece yarısına kadar. Dicle’yi ve Fırat’ı çok sevdim hep. O akış bana tarihle, köklerimizle kurduğumuz bağın canlılığını hatırlatıyor. Babamdan duyduğum bir beyitle o gece dinlediğim bir beyit arasında yıllar vardı; fakat aynı muhabbette buluşabiliyorlardı.

Eruh yolunda kardeşliği yeniden düşünmek

Ertesi gün Eruh üzerinden Siirt’e geçtik. Bu güzergâh, geçmişte yaşanan acıları düşünmeden geçilecek bir yol değil. Gabar’da gördüğümüz üretimle birlikte düşününce insan, bu toprakların yıllar boyunca hangi maddi ve manevi üretim imkanlarını kaybettiğini, hangi imkânların ertelendiğini, hangi acı bedeller ödediğini de yol boyunca düşünemeden edemiyor.

Bu geçmişi tek bir sebeple açıklamak doğru olmaz. Terörün yıkıcılığı yanında, yanlış devlet politikalarının ve dışardan/içerden farklı güç odaklarının yanlışlarının yol açtığı derin travmalar da var. Bütün bunları inkâr etmeden, fakat geleceğimizi sürekli aynı travmanların ve çatışmaların içine hapsetmeden yeni yollaraçmamız gerekiyor.

Buluşmalarda kardeşlik üzerinde ısrarla durdum. Biliyorum, bu kelime de yıprandı. Acı yaşayan bir insanın “Biz bunları yaşarken kardeşlik neredeydi?” diye sorması üzerinde durulması gereken bir soru. Buna yalnızca yeniden kardeşlik diyerek cevap veremeyiz; kardeşliğin gereğini yerine getirmeliyiz. Birbirimizin derdini dinleyerek, haksızlık karşısında sessiz kalmayarak, yükünü paylaşarak…

Ama asla “kardeşlik” kelimesinden vazgeçmemeliyiz. Kardeşliğin yanlış veya eksik kullanılması onun taşıdığı imkânı ortadan kaldırmıyor. Türklerin, Kürtlerin ve Arapların bir arada yaşadığı bu coğrafyada kimlikleri yok saymadan ortak bir hayat kurmak zorundayız. Müslüman kardeşliğinin burada ırk, mezhep ve ideolojilerin ötesinde çok güçlü bir zemin olduğuna inanıyorum.

“Terörsüz Türkiye” çabasını kardeşliğin yeniden güçlenmesi, silahın yerine sözün ve muhabbetin geçmesi bakımından önemsiyorum. Geçmişten ders çıkaralım; fakat bugünü ve geleceği de ihmal etmeyelim. Gençlerimizin birbirlerinin kimliğinden kuşku duyarak değil, birlikte ne yapabileceklerini düşünerek yetişmesine ihtiyacımız var.

Siirt ve Tillo: Ahlakın bütünlüğü, samimiyetin kıymeti

Siirt’te İbrahim Hakkı Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde gençlerle Peygamberimiz aleyhisselamın ahlakı, edebi ve hayâsı üzerine konuştuk. Onu hayatın çok uzağında, yalnızca hayranlık duyacağımız bir örnek olarak bırakmamak gerektiğini söyledim. Gücümüz yettiğince örnek almaya, yapabildiğimiz güzel davranışları artırmaya çalışmalıyız.

En çok da ahlakın bütünlüğü üzerinde durdum. Evde başka, okulda başka; ticarette başka, siyasette başka bir ahlak olamaz. Camide taşıdığımız hassasiyetin para kazanırken de insanlarla konuşurken de bir karşılığı bulunmalı. Makamımızın veya kazancımızın büyümesi, ölçümüzü kaybetmemize mazeret değil.

Sosyal medya da bunun dışında değil. Olduğumuzdan daha zengin, daha bilgili, daha güzel/yakışıklı, hatta daha dindar görünmeye çalışmak bizi sahicilikten uzaklaştırıyor. Kendimizi olduğumuz gibi göstermek, eksiklerimizi kabul edip onları gidermeye çalışmak daha doğru bir yol. Mahremiyetimiz, vaktimiz ve dikkatimiz de korunması gereken emanetler.

Bunları yalnızca gençlerin meselesi olarak anlatmadım. Kendi ailemizde ekran sürelerimizin arttığını fark edişimizi, aile toplantılarımızda bunu konuşup sınırlar koymaya çalışmamızı paylaştım. Sosyal medya bildirimlerimi kapalı tutmamın sebebi de aynı: Ne zaman bakacağıma mümkün olduğunca ben karar vereyim. Birlikte oturup sohbet edebilmek için sürekli gelen uyarılardan biraz uzaklaşabilelim.

Gençlere geleceğe hazırlanmayı da bu bütünlük içinde anlattım. Akademik başarı kıymetli; ama tek başına yeterli değil. Ahlak, sanat, beden sağlığı, maneviyat ve insan ilişkileri de yetişmenin parçaları. Hangi mesleği veya hayat yolunu seçersek seçelim, yaptığımız işin hakkını vermek esas. Sıkıntılar karşısında moralimizi tüketmeden, her sabah yeniden üzerimize düşene yönelmeliyiz.

Konferansın ardından Tillo’ya geçerek yeni külliyeyi ve medreseyi ziyaret ettik. Hocalarımızla medrese geleneğini konuştuk. Kanaat önderlerinden İsmail Hakkı Hoca ile hasbihalimizde ise samimiyet üzerinde durduk. İlmimiz, faaliyetimiz, ilişkilerimiz hangi seviyede olursa olsun; samimiyet eksildiğinde, yapılan işin ruhunda da bir eksiklik oluşuyor.

Siirt’te İlim Yayma Cemiyeti binasındaki sivil toplum buluşmasında benzer bir mesele başka biçimde önümüze geldi. Arkadaşlarımız artık yalnızca binaları, sayıları ve teknik ihtiyaçları değil; çalışmaların muhtevasını, gençlere ne kattığını daha çok konuşmak gerektiğini söylediler. Hak verdim. Elbette nicelik de gerekli, nitelik de. Fakat niteliği ihmal ederek büyüdüğümüzde, yaptığımız işin ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşılaşıyoruz.

Batman üzerinden İstanbul’a dönerken iki günün farklı durakları zihnimde birbirini tamamlıyordu. Bir büyüğün nezaketi, bir gencin sorumluluğu, bir mühendisin emeği, bir medresenin hafızası, bir dost meclisinin samimiyeti… Hayatı parçalamadan düşünmek biraz da bunların birbiriyle bağını görebilmek.

Geçmişimizle övünmek kadar ondan beslenmeye, geleceği konuşmak kadar bugün üzerimize düşeni yapmaya ihtiyacımız var. Her şeye gücümüz yetmeyecek. Ama gücümüzün yettiği iyiliği, öğrenmeyi, çalışmayı ve kardeşliği ertelemeyelim. Kendimizi inşa ederken içinde yaşadığımız dünyaya da küçük bir katkımız olsun. Yolculuk biraz da bunun için…


Paylaş
193 okunma