İş hayatında yirmi beş yılı geride bırakırken bazı şeyleri daha berrak görmeye başladım. Elbette vardığım nihai nokta değil ve olamaz. Ama çeyrek yüzyıllık bir tecrübeden damıtılan hususların bir kısmını paylaşma imkanım oldu…
Başarının formülü, zannettiğimiz kadar karmaşık değil fakat sandığımızdan çok daha fazla dikkat, sabır, emek ve karakter gerektiriyor. Bilmek yetmiyor, bildiğini hayata geçirmek ve kararlılığı sürdürebilmek gerekiyor. İyi niyet de yetmiyor, onu disiplinle, sistemle ve gayretle beslemek gerekiyor. Hayal kurmak da yetmiyor, hayali gerçeğe dönüştürecek irade ve hareket gerekiyor…
Geçtiğimiz günlerde, işle ilgili katıldığım iki günlük bir çalıştayda bazı notlar almıştım. Çalıştayın sonunda değerlendirme ve önerilerimi genç girişimci dostlarla paylaşma imkânı buldum. Elbette bunlar bir yönetim kitabından alınmış teoriler veya herkes için geçerli olduğunu iddia ettiğim kesin doğrular değil. Daha çok sahada karşılığı olan; zamanın ve tecrübenin süzgecinden geçirdiğim, biraz da okuyup düşündüklerimle beslediğim fikirler ve gözlemler. Yolun başındaki genç girişimci kardeşlerimize küçük bir katkısı olur düşüncesiyle yazılı halde paylaşmak istedim…
Dünyayı doğru okumak
İş insanı yalnızca önündeki rakamlara, şirketinin bilançosuna veya kendi sektöründeki gelişmelere bakamaz. İçinde bulunduğu zamanı, ülkesini, bölgesini ve dünyayı da anlamaya çalışmak zorundadır.
Bugün artık tek süper gücün dünyayı şekillendirdiği bir dönemde değiliz. Çok merkezli, çok aktörlü ve henüz kuralları tam olarak oluşmamış yeni bir dünya düzenine doğru gidiyoruz. Güç merkezleri değişiyor, ittifaklar yeniden kuruluyor, ticaret yolları çeşitleniyor. Ekonomik, kültürel, siyasi ve askerî rekabet giderek sertleşiyor.
Tarih bölümünden mezun biri olarak, tarihin bize öğrettiği önemli gerçeklerden birinin şu olduğunu düşünüyorum: Büyük sarsıntılar yalnızca büyük sorunları değil, büyük imkânları da mündemiçtir. Mesele, bu imkânları zamanında görebilmektir.
Türkiye bu yeni dönemde sadece gelişmeleri uzaktan izleyen bir ülke değildir. Coğrafyası, tarihî birikimi, üretim kabiliyeti, insan kaynağı ve geniş ilişki havzasıyla yeni dünyanın önemli güç merkezlerinden biri olma potansiyeline sahiptir.
Fakat potansiyel, kendi başına netice değildir. Potansiyelin imkâna, imkânın da neticeye dönüşebilmesi için doğru okuma, hazırlık, cesaret ve hareket gerekir.
Büyük resmi göremeyenler, günlük gelişmelerin içinde kaybolurlar. Sadece büyük resmi konuşup bugünün işini yapmayanlar ise hayallerin içinde oyalanırlar. Asıl maharet, büyük resmi görebilirken bugünün sorumluluğunu da ihmal etmemektir…
İstanbul’un farkında olmak
Her tarafımızda çatışmalar, ekonomik dalgalanmalar, siyasi gerilimler ve belirsizlikler yaşanıyor. Bütün bunlara rağmen ekonomik açıdan Türkiye, bulunduğu konum itibarıyla önemli bir üretim, lojistik ve ticaret merkezi olma avantajını hâlâ koruyor.
Bizler de dünyanın en önemli şehirlerinden biri olan İstanbul’da faaliyet gösteriyoruz. İstanbul’da bulunmak sadece bir adres meselesi değildir. Doğu ile Batı’nın, Kuzey ile Güney’in buluştuğu böyle bir şehirde yaşamak ve iş yapmak büyük bir imkân olduğu kadar ciddi bir sorumluluktur.
İnsan bazen elindeki imkânların kıymetini, kaybedince ya da onları kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlıyor. Oysa sahip olduğumuz coğrafyanın, ilişkilerin, tecrübenin ve birikimin değerini bugünden bilmemiz gerekiyor. Bir köprü hüviyetinde konumlandırılan ülkemiz ve özelikle de İstanbul, artık köprü olmanın ötesine geçmiş, bizatihi merkez olmaya doğru ilerlemektedir.
Elimizdeki imkânların hakkını vermek de bir ahlak meselesidir. Sahip olduğumuz şartlardan sürekli şikâyet etmek kolaydır. Eksikleri görmek elbette gerekir. Fakat sadece eksikleri konuşarak yol alınmaz. Elimizde ne bulunduğuna, neyi daha iyi yapabileceğimize ve hangi imkânı harekete geçirebileceğimize de bakmalıyız. Çünkü insan, mahrum olduklarından olduğu kadar sahip olduklarından da sorumludur…
İyi ekip, iyi niyet ve kâr
Şirketlerde iyi insanların bulunması büyük bir nimettir. Güçlü bir ekip, fedakar ortaklar, sadık çalışanlar ve doğru niyet olmadan uzun soluklu bir başarı zaten mümkün değildir.
Ancak bunların yanında göz ardı edilmemesi gereken temel bir gerçek daha vardır: Kârlılık. Kâr, utanılacak veya mahcup olunacak bir kavram değildir. Tam tersine kâr; yatırımın, büyümenin, istihdamın, yenilenmenin ve sürdürülebilirliğin yakıtıdır. Kâr edemeyen bir şirket, bir süre sonra en güzel niyetlerini bile taşıyamaz hâle gelir. İyi niyet, zarar ettikçe değil; değer ürettikçe, insanlara iş imkânı sağladıkça ve ortaya faydalı neticeler koydukça anlam kazanır.
Elbette her kazanç meşru değildir. Ne kazandığımız kadar nasıl kazandığımız, kimin hakkını gözettiğimiz ve kazancımızı nerede kullandığımız da önemlidir. Helalinden kazanmak, hakkaniyetle bölüşmek ve kazancı yeniden hayra, üretime ve insana yönlendirmek gerekir. Kâr amaçtır ama nihai gaye değildir. Şirket kâr etmelidir; fakat insan sadece kâr etmek için yaşamamalıdır...
Sermaye, paradan ibaret değildir
Yıllar içerisinde sermaye kavramına bakışım da değişti. Para elbette önemlidir. Finansal imkânınız yoksa birçok doğru fikri hayata geçiremezsiniz. Fakat para, sahip olduğumuz tek sermaye değildir. Hatta bazı zamanlarda en değerli sermayemiz bile olmayabilir.
Farklı sermaye türleri vardır. Örneğin bilgi sermayesi, ilişki sermayesi vardır. Güven ve itibar sermayesi vardır. Tecrübe, insan kaynağı, kurum kültürü ve birlikte iş yapabilme kabiliyeti de birer sermayedir.
Yıllar içinde oluşturulan güven, bazen banka hesabınızdaki paradan daha hızlı kapı açar. İyi bir isim, zor zamanda en güçlü teminatlardan biri hâline gelir. Sağlam ilişkiler, maddi imkânların çözemediği pek çok sorunu çözebilir. Fakat bütün bunlar bir günde oluşmaz. İtibar yavaş yavaş birikir, çok hızlı kaybedilir. Güven uzun zamanda kurulur, küçük bir dikkatsizlikle sarsılabilir. Bu alanlara yatırım yapmayan organizasyonlar nicel olarak büyürken aslında yavaş yavaş güç kaybederler. Çünkü rakamlar büyümeyi gösterebilir; fakat her büyüme güçlenmek ve gerçek kazanç anlamına gelmez…
Ya derinleşmek ya da açılım yapmak
İş hayatının ve genel olarak hayatın değişmeyen gerçeklerinden biri de şudur: Uzun süre yerinizde kalamazsınız. Ya bulunduğunuz alanda derinleşirsiniz ya da yeni alanlara ve yeni coğrafyalara açılırsınız. Aynı işi aynı şekilde yaparak farklı neticeler beklemek mümkün değildir.
Hayatta da ticarette de uzun süre aynı yerde kalmak, çoğu zaman gerilemek anlamına gelir. Çünkü siz yerinizde dururken dünya değişmeye devam eder.
Değişim elbette risklidir. Yeni bir pazara girmek, yeni bir ürün geliştirmek, farklı insanlarla çalışmak ve alışılmış yöntemleri değiştirmek kolay değildir. Fakat değişime ve yeniliklere kapalı olmak çok daha büyük bir risktir.
Burada dikkat edilmesi gereken, her yeniliğin peşinden koşmak değildir. İstikametini kaybetmeden yenilenebilmek gerekir. Köklerinden kopmadan dünyaya açılmak, temel değerlerini korurken yöntemlerini geliştirmek mümkündür.
Azimle çalışmak başka, kontrolsüz bir hırsın peşinden sürüklenmek başkadır. Azim insana istikamet kazandırır; hırs ise zaman zaman insanın gözünü de gönlünü de perdeleyebilir. Dolayısıyla mesele sadece büyümek değil, ne için ve nasıl büyüdüğümüzdür. Adeta bir yay gibi nereye gerildiğimiz, bir ok gibi nereyi hedeflediğimizdir…
Kurumsallaşma, insanı değil keyfîliği sınırlar
Kurumsallaşma, insanı değersizleştiren veya şirketleri ruhsuzlaştıran bir süreç değildir. Tam tersine doğru bir kurumsallaşma, insanı sistem içinde daha güvenli ve daha güçlü hâle getirir.
Güçlü kurumlar yalnızca güçlü kişiliklerle değil, güçlü sistemlerle ayakta kalır. Elbette liderlik, irade ve şahsiyet önemlidir. Fakat bir şirketin ya da organizasyonun bütün düzeni tek bir kişiye bağlıysa orada güç kadar kırılganlık da vardır.
İnsanlar değişir. Yöneticiler ayrılır, ortaklar farklılaşır, şartlar dönüşür. Doğru kurulmuş sistemler ise kurumun hafızasını ve istikametini korumaya devam eder.
Kurumsallaşma zaman zaman yorucu, yavaş ve bürokratik görünebilir. Bazı olumsuzluklar da doğurabilir. Fakat çözüm, sistemi terk etmek değil; eksiklerini düzelterek daha işler hâle getirmektir.
Kurallar, güvenin alternatifi değildir. Doğru kurallar, güveni koruyan çerçevedir.
İyi niyetlidir diye kimseyi kontrol etmemek de doğru değildir. Kontrol etmek güvensizlik, hesap sormak düşmanlık değildir. Hesap vermek, hesap sormak, görevleri açıklığa kavuşturmak ve sistemi işletmek; emanete sahip çıkmanın bir parçasıdır.
Bereketi bazen sadece iyi niyette arıyoruz. Oysa bereket; iyi niyetin yanında emekte, düzende, liyakatte, adalette ve işin hakkını vermekte de aranmalıdır…
Geçmişin verisi, geleceğin feraseti
Son yıllarda iş dünyasında en çok konuşulan kavramlardan biri veri. Geçmişi doğru analiz etmek gerçekten önemlidir. Ne yaptığımızı, nerede kazandığımızı, nerede kaybettiğimizi ve hangi kararların nasıl sonuçlandığını bilmek zorundayız. Fakat sadece geçmişi ölçen şirketler geleceği inşa edemezler.
Geleceğe dair veri üretmek, senaryolar oluşturmak, ihtimalleri tartmak ve henüz ortaya çıkmamış gelişmeleri öngörmeye çalışmak da en az geçmişi analiz etmek kadar değerlidir.
Hayatın hiçbir döneminde bütün bilgiler elimizde olmayacak. Bazen yüzde yüz emin olmayı beklerken fırsatın geçtiğini göreceğiz. Bazen de acele ederek gereksiz riskler alacağız. Burada ihtiyaç duyduğumuz şey; istişare ile cesareti, veri ile feraseti, tedbir ile tevekkülü birlikte taşıyabilmektir.
İstişareyi artırmalıyız ama karar alma cesaretimizi kaybetmemeliyiz. Tedbirimizi almalıyız ama sonucu tamamen kontrol edebileceğimiz vehmine de kapılmamalıyız.
Bize düşen, imkânlarımız ölçüsünde doğru hazırlanmak, azmetmek, harekete geçmek ve neticeyi Allah’a bırakmaktır. Çünkü biz zaferden değil, seferden sorumluyuz…
Kartvizit tanıtır, karakter temsil eder
İş hayatında temsil meselesi de çoğu zaman yanlış değerlendiriliyor, yüzeysel ve şekilsel ele alınıyor. İnsan yalnızca yaptığı işle değil; konuşmasıyla, davranışıyla, nezaketiyle, sözünü tutmasıyla, dinleme biçimiyle ve üslubuyla da temsil eder.
Bir toplantıya vaktinde gitmek, verilen sözü yerine getirmek, muhatabını küçümsememek, çalışanına nasıl davrandığına dikkat etmek, zor zamanda vakarını korumak… Bunların hepsi temsilin parçalarıdır.
Kartvizitler insanı tanıtabilir; fakat karakter insanı temsil eder. İnsan bazen şirketinin, ülkesinin, inancının ve ait olduğu kültürün temsilcisi olduğunu unutuyor. Hâlbuki yaptığımız iş kadar, iş yapma biçimimiz de hakkımızda konuşur.
Temsil, gösteriş değildir. Temsil; insanın bulunduğu yeri, taşıdığı sorumluluğu ve muhatabının hukukunu bilmesidir. Burada en önemli husus olduğundan fazla görünmemektir. Hatta olduğundan az görünmektir…
İş büyürken insan küçülmemeli
Girişimcilik yoğunlaşma gerektiren bir yürüyüştür. Bazen bütün dikkatimizi işimize veriyor, büyümeyi hayatın tek ölçüsü hâline getirebiliyoruz. Daha fazla çalışıyor, daha fazla üretiyor, daha fazla kazanıyoruz. Fakat bu sırada ailemizi, sağlığımızı, dostlarımızı, okumayı, düşünmeyi ve kendi iç dünyamızı ihmal edebiliyoruz.
Şirketler ve organizasyonlar büyürken insanın küçülmesi, başarı değildir. İş hayatındaki başarılarımız evimizdeki eksiklerimizi, çocuklarımıza ayıramadığımız zamanı veya kaybettiğimiz dostlukları bütünüyle telafi etmez. İnsan, hayatın bir alanını büyütürken diğer bütün alanlarını çoraklaştırmamalıdır.
Elbette bazı dönemler daha yoğun geçecektir hayat. Fedakârlık yapmadan büyük işler kurulmaz. Fakat geçici olması gereken yoğunluğu kalıcı bir hayat tarzına dönüştürmemek gerekir. Tüm yoğunluğumuzu da sadece bir alana teksif etmememiz gerekir. Çünkü sosyal, entelektüel, manevi, ailevi vb muhtelif sorumluluklarımızla beraber insan olmak anlamlıdır.
Neticede işimiz hayatımızın çok önemli bir parçasıdır; fakat hayatımızın tamamı olmamalıdır…
Ahlak her alan için geçerlidir
Ahlakı, ticarette başarı sağlamak veya müşteri güveni kazanmak için kullanılan bir yöntem olarak görmüyorum. Ahlak, şartlara ve alanalara göre değişen bir tercih değildir.
Ticarette de ahlak gerekir, özel hayatta da…
Siyasette de ahlak gerekir, dinî yaşantıda da…
Güçlüyken de ahlak gerekir, zayıfken de…
Ahlak, sadece bize karşı iyi davrananlara iyi davranmak değildir. Asıl ahlak, çıkarımızla değerlerimizin çatıştığı anda ortaya çıkar. Para, makam, bilgi, teknoloji ve ilişki gücü… Bunların hepsi birer imkândır. Mesele yalnızca bunlara sahip olmak değil, bunların bize hükmetmesine izin vermeden hayrın hizmetine verebilmektir.
Ahlak en çok da güçle yüzleştikçe sınanır. Muktedir olmak, sadece güç elde etmek değildir. Asıl muktedirlik, elde ettiğimiz gücü nefsimizin değil, hakkın ve hayrın hizmetine verebilmektir. Ekonomik, siyasi ya da diğer güçlerin emanetle birlikte değerlendirilmesi gerekir…
Kurumların manevi maliyetleri
Şirketlerin bilançolarda görünmeyen maliyetleri de vardır. Gıybet, tecessüs, ayak oyunları, küçük hesaplar, kişiselleştirilmiş tartışmalar, çözümsüzlüğü besleyen dedikodular… Bunların hiçbiri mali tablolarda ayrı bir kalem olarak görünmez. Fakat kurumların enerjisini tüketir, güveni zayıflatır ve insanların çalışma azmini kırar.
Bir kurumun içinde herkes birbirine karşı pozisyon alıyorsa, o kurum dışarıya karşı güçlü bir mücadele veremez.
Buna karşılık hüsnüzan, güven, tevazu, açık iletişim ve ortak hedef duygusu da bilançoda görünmez. Fakat şirketleri asıl büyüten görünmez sermaye çoğu zaman bunlardır.
Elbette hüsnüzan saflık değildir. Tevazu da zayıflık değildir. Güven; denetimsizlik, birlik de yanlışları konuşmamak anlamına gelmez. Mesele, problemi kişiselleştirmeden konuşabilmek ve insanı kaybetmeden yanlışı düzeltebilmektir. Enerjimizi birbirimizi yormaya değil, birlikte değer üretmeye odaklamaktır…
Öğrenmeye ve yürümeye devam etmek
İnsan da kurum da öğrendiği sürece dinamik kalır. Tecrübe değerlidir ama tek başına yeterli değildir. Tecrübe, insanı bilgeleştirebildiği gibi, bazen kendi doğrularına hapsedebilir de. Bu nedenle tecrübeyi merakla, okumayla ve gençlerin yeni bakışıyla beslemek gerekir.
İrfan geleneğimizde sıkça hatırlatılan “İki günü eşit olan zarardadır” sözü, bugünün dünden daha iyi olması gerektiğini anlatır. Bugün dünden daha iyi olamıyorsak yarın bugünden daha güçlü olmayı bekleyemeyiz.
Bazen çok konuşuyor fakat harekete geçmekte gecikiyoruz. Bilgimiz var ama bildiğimizin gereğini yapmıyoruz. Doğruyu tarif ediyor ama doğru olanı inşa etmek için yeterince gayret göstermiyoruz.
Oysa hayat, sadece iyi fikirleri değil, hayata geçirilen fikirleri neticeye dönüştürüyor.
Bu yüzden öğrenmeye, yenilenmeye ve yürümeye devam etmeliyiz. Mükemmel şartları beklemeden; fakat hazırlığımızı da ihmal etmeden. Azimle, sabırla ve istikametimizi kaybetmeden…
Kazanırken kaybetmemek
Elimizde bulunan her şey bize emanettir. Makamlarımız, şirketlerimiz, organizasyonlarımız, çalışanlarımız, ortaklarımız, müşterilerimiz, tedarikçilerimiz, fikirlerimiz, ilişkilerimiz ve sermayemiz… Hiçbiri mutlak anlamda bize ait değildir. Hepsinin ve her işin hakkını vermekle sorumluyuz.
İş hayatının sonunda insanlar bizi yalnızca ne kadar kazandığımızla değil, nasıl kazandığımızla da hatırlayacaklar. Kaç kişiye istihdam sağladığımız, kimlerin önünü açtığımız, zor zamanda nasıl davrandığımız ve arkamızda nasıl bir marka ya da gelenek bıraktığımız da en az maddi başarılarımız kadar önemli olacak…
Kanaatimce gerçek başarı da tam burada başlıyor:
Değer üretirken değerlerini kaybetmemek. Büyürken insan kalabilmek. Güç sahibi olurken gücün esiri olmamak. Kazanırken başkalarının hakkını ve kendi istikametini kaybetmemek. Ve geriye sadece güçlü şirketler değil; güven duyulan bir isim, devam ettirilebilir bir kurum kültürü ve hayırla yâd edilen bir gelenek bırakabilmek…
Çünkü kazanç bir gün tükenebilir, makam el değiştirebilir, şirketler küçülebilir veya büyüyebilir. Oysa insanın ardında bıraktığı güven, yaptığı hayır ve inşa ettiği güzellikler; çoğu zaman kendisinden daha uzun yaşar.