Yazılar
Genel 5 dk okuma

“Kara”msar Olmayan Hasbıhal

Ankara yolunda uçakta bulduğum ilk kâğıda hızlıca birkaç kavram not almış ve basit bir şema çizmiştim. Yol boyunca zihnimde dolaşan kavramlar ve notlar hasbıhal başlayınca birbirine daha uyumlu ve güçlü bağlanmaya başladı. ”Böylece yazıda da paylaştığım ekteki şekil, bütünleşik bir çözüm önerisi olarak ortaya çıktı.”

#hasbihal
“Kara”msar Olmayan Hasbıhal

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da dostlarla güzel bir hasbihal imkânımız oldu yine. Detay planlanmış, sunumu hazırlanmış, her cümlesi önceden belirlenmiş bir konuşma değildi. Zaten bazı meseleler doğal seyrinde konuşulunca daha etkili, daha samimi ve daha sahici oluyor. Bir söz diğerini çağırıyor, bir itiraz yeni bir kapı açıyor; tahtaya çizdiğiniz basit bir daire bazen sayfalarca metnin oluşumuna vesile oluyor.


Ankara yolunda uçakta bulduğum ilk kâğıda hızlıca birkaç kavram not almış ve basit bir şema çizmiştim. Yol boyunca zihnimde dolaşan kavramlar ve notlar hasbıhal başlayınca birbirine daha uyumlu ve güçlü bağlanmaya başladı. Sonra Ankara’daki dostlarla rutinleşen formatta yazı tahtasının başına geçtim, kavram setlerini ve şemayı birlikte çizmeye başladık. Tarihi arkaplanı önceki buluşmalarda konuştuğumuz için hızlıca bugüne ve geleceğe geldik, en önemlisi de çözüme ve çıkışa odaklandık.


Aslında bütün konuşmanın sonunda dönüp dolaşıp geldiğimiz yer ve aynı zamanda hareket noktamız şuydu:

Bütün bu büyük hikâyenin içinde ben neredeyim, kimim ve bundan sonra ne yapmalıyım?


Dünyanın çok hızlı değiştiği bir dönemdeyiz. Gazze, Ukrayna, İran, ABD-Çin rekabeti, yapay zekâ, kritik madenler, enerji, yeni ticaret yolları, çok kutuplu dünya düzeni… Türkiye de bütün bu kırılmaların tam ortasında. Bir yandan jeopolitik önemi artıyor, diğer yandan içeride kendi meseleleriyle uğraşıyor. Bütün bunları konuşuyoruz. Fakat bugünü anlamlandırmak için biraz geriye de bakmak gerekiyor.


Geçen yüzyılı kabaca çeyrekler üzerinden okumaya çalıştık. 1900-1925 arası büyük bir dağılma dönemiydi. Devamındaki çeyrek yüzyılda uzun bir içe kapanma ve varlığını koruma çabası geldi. 1950’lerden itibaren toparlanma, cemiyetleşme, yeniden kamusal alana çıkma başladı. 1975 sonrasında iktidar arayışı belirginleşti. 2000’lerden itibaren ise iktidar olmak ama mutlaka iktidarda kalmak önemsendi, bunun zorlukları belirleyici oldu. Bu yüzyılın ikinci çeyreğinin hem ulusal hem bölgesel ve küresel düzeyde yeni yüzleşmeler getirmeye başladığını ve dolayısıyla yeni hamleleri zorunlu kıldığını görüyoruz.


Bugün geldiğimiz aşamada mesele artık sadece iktidara gelmek veya iktidarda kalmak olmamalı. Çünkü iktidar olmakla sahici ve kalıcı bir tesir üretmek aynı şey değil. Toplumun ruhuna, kültürüne, sanatına, mimarisine, hukukuna, ekonomisine, üniversitesine, gençlerin hayallerine etkin dokunamıyorsak siyasi gücümüzün olması yalnız başına derinlikli bir dönüşüm üretemeyecektir.


İşte benim kendi iç dünyamda bir süredir “Patinajdan Kurtulmak” dediğim ve yazıya daha önce döktüğüm husus biraz da buydu. Motor çalışıyor, ses var, enerji harcanıyor; ama alınan mesafe beklenenin çok gerisinde kalıyor.


Dolayısıyla yeni çeyreğe girerken ihtiyacımız olan şey yeni bir iktidar dili kurmanın ötesinde, yeni bir inşa dili kurmak ve patinajdan kurtulup yeni bir çıkış yapabilmek.


Peki bunu nasıl yapacağız? inşaya veya çıkışa nereden başlayacağız?


Zor ve iddialı sorulardı. Hasbıhal esnasında tahtanın ortasına bir daire çizip “BEN” yazdım, çözüm burda dedim.


İlk bakışta fazla bireyci bir yaklaşım gibi görünebilir. Ama aslında nihai hedefimiz dünyada da ukbada da kendimizi kurtarabilmek. Ama kişi kendisini sadece bugünün, bu dünyanın ve kendi konforunun içine hapsettiğinde hayat daralıyor. Kariyerim, param, bedenim, mutluluğum, evim, tatilim, çevrem… Bütün bunlar hayatın merkezine yerleşiyor ve BEN’i aslında uzun vadede kurtarmıyor.


Oysa müminin hayat tasavvuru sadece bu dünyayla sınırlı değil. Benden önce başlayan bir hikâye var; benden sonra da devam edecek bir hikâye var. Ortalama 75-80 yıllık bir ömür, büyük varoluş çizgisinin içinde kısa bir kesit. Ama iyi değerlendirebilirsek de bir o kadar uzun.


Böyle bakınca soru da değişiyor:

“Hayattan ne kadar haz alabilirim?” değil, bana emanet olarak verilen ömrün hakkını nasıl verebilirim?”


İşte burada “birey” ile “kul” arasındaki fark ortaya çıkıyor. Hasbıhalde bazı arkadaşlar “beşer” ile “insan” demeyi önerdiler.


İnce çizgi şu; birey, sahip olduklarını kendisinin zanneder, bir süre sonra geçiciliği unutur. Kul ise sahip olduğu her şeyi emanet bilir; kendinden öncekileri ve sonrakileri bilerek hareket eder ki bu durum, haddini bilmeyi getirir beraberinde.


Böylece her şeyi emanet olarak görür, “dağların, taşların yüklenmeye cesaret edemediği” emaneti taşımaya vazifeli görür kendisini. Böylece; beden emanete dönüşür, onu hor kullanmaz. Aile emanet olur, onu ihmal edemez. Mal emanet olduğu için mala köle olunmaz, mülkün gerçek sahibine teslim olunur. Hatta bu anlayışla ilim, zaman, itibar vb şeyler de bize ait olmamış olur, emanete dönüşür. Hele makam, güç, zenginlik, şöhret gibi şeyler en yakıcı emanetler olarak görünür, mütevazi kılar bizi.


Dolayısıyla tahtanın ortasına yazdığımız “Ben”, kendini büyüten bir ben değil; sorumluluğunun farkına varan, emanetin yükü altında ezilen bir ben.


Bu çerçeveden bakıldığında insanın temel meselesi nihayetinde emanetin hakkını vermek, dolayısıyla kendisini kurtarmaktır. Rabbimin huzuruna nasıl çıkacağım? Bana verilen ömrün, imkânın, bedenin, malın, ailenin hesabını nasıl vereceğim?


Fakat burada önemli bir denge var. Kendini kurtarmak, dünyadan kaçmak değildir. Tam tersine, kendine verilen emanetlerin hakkını vermektir.


Bu nedenle “Ben”in etrafına 6 kavram yazdım ve birbirileriyle ilişkilendirdim; aile, rızık, sağlık, ilim, maneviyat ve sosyal sorumluluk.


Aile sadece eş ve çocuklardan ibaret değil. Anne, baba, kardeş, akraba, köy, mahalle; insanı köklendiren bütün bağlar…


Rızık sadece para kazanmak değil. Helalinden üretmek, istihdam oluşturmak, insanlara fayda sağlamak, infak etmek.


Sağlık sadece iyi görünmek değil. Bedenin, sana verilen emanetleri taşıyabilecek kadar güçlü olması, doğru kullanılması, ihmal edilmemesi.


İlim sadece diploma değil. Son nefese kadar öğrenmeye devam etmek, iki günü eşit olmamak, sürekli okumak, düşünmek.


Maneviyat sadece ibadetlerin şekli değil. Ruhun merhamet, sevgi, dua ve teslimiyetle beslenmesi. Derinleşmesi ve zenginleşmesi.


Sosyal sorumluluk ise hayatın kendimizden ve yakın çevremizden ibaret olmadığını bilmektir. Halka halka yakın ve uzak herkese direkt ya da dolaylı katkımızın olmasıdır.


Bütün bunlar birbirinden kopuk alanlar değil; hayat dediğimiz bütünü oluşturan ve birbirini besleyen alanlar.


İlim arttıkça maneviyat derinleşir. Maneviyat güçlendikçe insan nefsini daha iyi kontrol eder. Sağlıklı bir beden insanın ailesine, işine ve topluma daha fazla katkı vermesini sağlar. Rızık genişledikçe paylaşım ve infak imkânı artar. Sosyal sorumluluk insanı yeniden okumaya, düşünmeye ve öğrenmeye sevk eder.


Birbiriyle senkronize bu etkileşime “bağlantısallık” demeyi tercih ettim.


Belki bugünkü en büyük sorunlarımızdan biri de bu bağlantıları kaybetmiş olmamız. Bir problemi çözerken sadece o probleme odaklanmamız. O problemi oluşturan ve etkilemeye devam eden onlarca/yüzlerce boyutu ihmal etmemiz.


Patinaj dediğimiz kaos ve çıkmaz halinden çıkış için “ben”i yeniden idrak edip şu iki kavramla güçlü ilişkisini yeniden tesis etmemiz gerekir;

Kulluk ve cihat.


Kulluk insanın içeriye doğru yürüyüşüdür. Kendisiyle yüzleşmesi, nefsini tanıması, haddini bilmesi, Rabbine teslim olması, ahlakını ve niyetini düzeltmesi. Ayrıca sorumlu olduğu bahsi geçen 6 alanı kulluk şuuru ile ilişkili ele alması gerekir.


Fakat kulluğun yanlış anlaşılması insanı içe kapatabilir. “Kendi maneviyatım, ailem, kitaplarım, huzurum bana yeter” diyerek dış dünyaya karşı sorumluluktan kaçabiliriz.


Oysa kulluk insanı dünyadan çekmez; dünyaya karşı mesul kılar.


İşte burada cihat kavramı bir çözüm ve çıkış olarak devreye girer..


Cihat sadece savaş değil; insanın hak, adalet ve iyilik uğruna bütün imkânlarıyla canla başla gayret göstermesi ve bu uğurda bedel ödemesidir.


İlim öğrenmek, cehaletle mücadele etmek, helalinden kazanmak, üretmek, iyi insan yetiştirmek, adalet için mücadele etmek, teknoloji geliştirmek, şehirleri güzelleştirmek, insanlara faydalı olmak… bunların hepsi cehdin parçasıdır.


Bugünün “atlarını hazırlamak” biraz da budur: ilim, teknoloji, sermaye, sanat, kurumsal kapasite, iletişim, diplomasi ve insan yetiştirmek…


Kulluğun tehlikesi içe kapanmaksa cihadın da bir tehlikesi var:

Güç sarhoşluğu.


İnsan dünyayı değiştirmek için yola çıkıyor, bir süre sonra dünya onu değiştirmeye başlıyor. İktidar araçken amaç oluyor. Para araçken amaç oluyor. Makam araçken amaç oluyor. Hatta dava bile kişisel ya da örgütsel ikbalin bahanesine dönüşebiliyor.


İşte burada kulluk tekrar devreye giriyor ve birbirlerini beslemeye başlıyorlar; Kulluk olmadan cihat insanı gücün sarhoşluğuna, cihat olmadan kulluk ise sorumluluktan kaçan bir dindarlığa götürebilir.


Bu nedenle kulluk ve cihat birbirinin alternatifi değil; birbirinin sigortasıdır.


Kulluk insanı inşa eder.

Cihat o inşayı hayata ve eyleme taşır.

Eyleme geçen insan güçle karşılaşır.

Güç insanı imtihan eder.

İmtihan insanı yeniden kulluğa çağırır.


Belki hayat biraz da böyle bir döngüdür.


Ve burada güç meselesine yeniden dönmek gerekiyor.


Güçlü olmak, sadece gücü elde etmek değildir. Asıl mesele, elde ettiğin gücün sana hükmetmesine izin vermemektir.


Toplantıda bunu basitçe şöyle ifade etmiştik: Araçlar amaçların önüne geçmemeli ve asıl/nihai meselemiz asla unutulmamalı.


Para, makam, bilgi, teknoloji, devlet imkânı… Bunların hepsi güçtür. Mesele bunları nefsinin değil, hayrın hizmetine verebilmektir.


Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur:


Bilmek değil, bildiğini ve inandığını hayata geçirmek. Eleştiri sahasında sürekli top çevirmek değil, kendi alanında topa vurmak.


Saatlerce dünyanın gidişatını konuşabiliriz. Ama nihayetinde herkes kendisine dönüp şu soruyu sormalı:

Ben ne yaptım?

Tüccarsam ne ürettim?

Hoca isem kimi yetiştirdim?

Baba isem nasıl evlat yetiştirdim?

İlim adamıysam hangi problemi çözdüm?

Varlıklıysam kimin yükünü hafiflettim?

Sağlıklıysam enerjimi hangi hayra dönüştürdüm?


İşte kulluktan cihata geçiş burada başlıyor. Ki “Cihat, takatin sonuna kadar ve son nefese kadar” yapılması gereken bir ibadet olarak anlatılırdı rahmetli Erbakan Hoca tarafından.


İnsan kendisine verilen kabiliyetin ve imkânın hakkını vermeli. Ama aynı zamanda sonucu kendisinden bilmemeli.

“Dünyayı ben kurtaracağım” demek de yanlıştır, “Benden ne olur?” diyerek kenara çekilmek de.

Birincisi kibir, ikincisi atalettir.

Kul ikisinin arasında durur. Üzerine düşeni yapar, neticeyi Allah’a bırakır.


Ankara hasbıhalinde “Zaferden değil, seferden sorumluyuz” sözü tekrar pekişti. Elbette hedefimiz olacak. Elbette başarılı olmak isteyeceğiz. Elbette adaletin, ahlakın ve huzurun hâkim olması için çalışacağız. Ama sonunda bilmeliyiz ki görevimiz gayrettir, azimdir, cehd etmektir…


Dolayısıyla yeni çeyreğe girerken yeniden başlamamız gereken yer tam da burasıdır: kendimiz, kulluğumuz.

Ama kendimizde kalmak için değil; kendimizi aşmak için.

6 alanı (aile, rızık, sağlık, ilim, maneviyat ve sosyal sorumluluk) birbiriyle bağlantılı, uyumlu ve destekleyen şekilde güçlendirmek için.

Kendimizi inşa edip dünyayı imar edebilmek için.


Ve kendimizi aşarken kulluğumuz bizi cihada taşımalı;

Takatimizin sonuna kadar cehd etmeliyiz,

Son nefese kadar mücadele etmeliyiz…

Ve netice ne olursa olsun, elimizdeki fidanı dikmeye devam ederek…


Ankara’daki hasbihallerimiz biraz da bunun için “kara”msar değildi. Ankara’daydık, karamsar rüzgarlar esen bir dönemdeydik ama heyecanla saatlerce umudu, çıkışı, çözümü, inşayı konuştuk. Hamdolsun.