Yazılar
Genel 6 dk okuma

PARADİGMATİK OKUL ZİLİ

Başkasının paradigmasının tüketicisi olmak yerine kendi medeniyet tasavvurumuzdan hareketle çağın bilgisini yeniden anlamlandırmak zorundayız!

#okul#zili#paradigma#medeniyet
PARADİGMATİK OKUL ZİLİ

Yeni bir eğitim öğretim sezonuna başladık!

Başta çocuklarımız ve gençlerimiz olmak üzere öğretmenlerimiz, ailelerimiz, idarecilerimiz ve bütün eğitim camiamız için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Yavrularımızın kökleriyle sağlam ilişki kurabildiği, günlerini ve imkânlarını iyi değerlendirdiği, kendini tanıdığı, dünyayı okuyabildiği ve geleceğe daha donanımlı, daha güçlü ama aynı zamanda daha erdemli insanlar olarak hazırlanabildiği bir eğitim yılı olsun.


Okul zili yeniden çaldı!

Fakat belki bu defa zilin sesini biraz daha farklı dinlemeliyiz. Çünkü önümüzde duran mesele yalnızca yeni bir eğitim öğretim sezonunun başlaması değil; yaklaşık iki asırdır mecrasını tam olarak bulmakta zorlanan maarif meselemizi yeniden düşünmek meselesidir.


Modernleşme tecrübemizin en çetin alanlarından biri eğitim oldu. Ne öğreteceğimiz, nasıl öğreteceğimiz, hangi okulu kuracağımız, hangi müfredatı uygulayacağımız konusunda çok şey tartıştık. Sistemler değiştirdik, modeller denedik, müfredatlar yeniledik. Fakat bütün bunların arkasında daha temel bir soru vardı:

Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?


Kanaatimce eğitimde paradigma tartışmasının başlaması gereken yer tam da burasıdır. 1950'lerden itibaren Türkiye'de önemli bir toplumsal hareketlilik başladı. İmam Hatip okullarının yeniden açılması, farklı eğitim kurumlarının oluşması, entelektüel arayışların çoğalması, vakıfların, derneklerin ve farklı sivil girişimlerin güçlenmesiyle birlikte eğitim alanında aşağıdan yukarıya doğru güçlü bir talep oluştu.


Milletimiz, çocuklarının eğitiminde daha fazla söz sahibi olmak istedi. Aileler fedakârlık yaptı. Öğretmenler inisiyatif aldı. Hayırseverler okul yaptırdı. Vakıflar, dernekler, gönüllüler devreye girdi. Bazen gerçekten bir öğretmen bir okulu değiştirdi; bazen bir veli, bazen bir idareci, bazen de birkaç idealist genç bulunduğu ortamın bütün havasını dönüştürdü. Bu tecrübenin kıymetini unutmamalı ve ileri noktaya taşımalıyız.


Geldiğimiz nokta itibariyle eğitim alanındaki yatırımlarla fiziki altyapıda çok ciddi bir mesafe aldık. Okullarımızın, dersliklerimizin, teknolojik imkânlarımızın, eğitim araçlarının ve erişim imkânlarının geçmişle mukayese edilemeyecek ölçüde geliştiğini teslim etmek gerekir. Bu çok önemli bir başarıdır.


Fakat artık başka bir eşiğin önündeyiz!

Bundan sonraki büyük mesele bina değil, mana; araç değil, zihniyet; nicelik değil, niteliktir. Daha net ifade edecek olursak:

Türkiye'nin önündeki temel eğitim meselesi artık bir paradigma dönüşümüdür!


Zihinsel altyapısı büyük ölçüde modern Batı eğitim paradigması içerisinde şekillenmiş, zamanla kendi tarihî ve toplumsal tecrübemizle de tanışmaya ve yüzleşmeye başlamış eğitim sistemimizi yeniden tüm boyutlarıyla düşünmek zorundayız.


Başkasının paradigmasının tüketicisi olmak yerine kendi medeniyet tasavvurumuzdan hareketle çağın bilgisini yeniden anlamlandırmak zorundayız!

Köklerimize bağlı ama dünyaya kapalı olmayan, kendi medeniyetini bilen ama başkasının birikiminden korkmayan, bilgili ama bilgiyi putlaştırmayan, özgüvenli ama kibirli olmayan, sorgulayan ama savrulmayan, özgür düşünen ama istikametini kaybetmeyen… Bir insan tasavvurundan bahsediyorum.


Ve bütün bunları bir kelimede toparlamak gerekirse belki de yeniden “erdem (fazilet)”e yoğunlaşmak gerekir. Çünkü eğitimin nihai amacı yalnızca başarılı insan yetiştirmek değildir. Başarının ne olduğunu da yeniden konuşmamız gerekiyor:

En yüksek notu alan mı?

En iyi üniversiteyi kazanan mı?

En fazla para kazanan mı?

En yüksek makama ulaşan mı?

Elbette akademik başarı değerlidir. Bilim, teknoloji, meslek, üretim ve rekabet gücü mutlaka olmalıdır. Fakat insanın başarısını yalnızca bunlarla ölçtüğümüzde eğitimin ruhunu eksiltmiş oluruz.


Bizim, bilgiyi ahlakla; yeteneği sorumlulukla; başarıyı adaletle; gücü merhametle buluşturabilen erdemli insana ihtiyacımız var. Eğitim, çocuğa yalnızca ne düşüneceğini söylemek değil, nasıl düşüneceğini öğretebilmelidir. Körü körüne itaat eden değil; soran, sorgulayan, araştıran, gerektiğinde itiraz eden fakat bunu ölçü ve sorumluluk içerisinde yapan gençlerden korkmamalıyız.


Çünkü artık bilgiye ulaşmak başlı başına bir meziyet değil. Bilgi her yerde. Telefonlarımızda, bilgisayarlarımızda, yapay zekâda, saniyeler içerisinde ulaşabildiğimiz milyarlarca veri içerisinde…

Dolayısıyla okullarımızın asıl amacı bilgiye ulaşmak olmamalıdır; bilgiyi anlamlandırmak, doğruyu yanlıştan ayırmak, derinleşmek, düşünmek ve o bilgiyi erdemli bir davranışa dönüştürüp karakterli bireyler ve topluluklar oluşturmak olmalıdır.


Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli'ni de bu bakımdan önemli buluyorum. Modelin bilgi, beceri ve değeri bir araya getirme arayışı ve özellikle “Erdem-Değer-Eylem” çerçevesi, ihtiyaç duyduğumuz zihniyet dönüşümü bakımından dikkate değer bir adımdır. Ancak paradigma değişikliği yalnızca müfredat değiştirerek gerçekleştirilemez. Zihniyet, genelgeyle esaslı değişmez. Kültür, talimatla içkin yerleşmez. Erdem, ders kitabına üniteler eklemekle bir yere kadar mesafe aldırır.


İşte tam burada yıllardır üzerinde durduğumuz başka bir mesele karşımıza çıkıyor:

Değişim sadece yukarıdan aşağıya gerçekleştirilebilir mi?

Kanaatimce gerçekleştirilemez. Son dönemlerde değişim ve dönüşüm konusunda yukarıdan aşağıya yöntemleri fazlasıyla tercih eder hale geldik. Devlet karar versin, Bakanlık uygulasın, yönetmelik çıksın, müfredat değişsin ve mesele çözülsün istiyoruz.

Talimatla iş yaptırma yaklaşımı hız getirebilir, pratik olabilir, kısa vadede netice de verebilir. Ama toplumsal dönüşüm böyle gerçekleşmez. Kalıcı değişimler yalnızca yukarıdan aşağıya değil, aynı zamanda aşağıdan yukarıya doğru ilmek ilmek dokunarak oluşur.


Belki ironik olan da şudur:

Son yarım asırda Türkiye'deki eğitim taleplerinin önemli bir kısmı aşağıdan yukarıya doğru büyük fedakârlıklarla gelişti. Sivil toplum, aileler, öğretmenler, kanaat önderleri , esnaflar ve toplumun farklı kesimleri eğitim alanı açabilmek için yıllarca mücadele ettiler. Bugün imkânlarımız çok daha geniş. Devletin ve hükümetin iradesi çok daha güçlü. Fakat bu defa da her şeyi yukarıdan aşağıya çözebileceğimiz vehmine kapılma tehlikesiyle karşı karşıyayız.


Oysa sağlıklı olan, Devlet ve toplum damarlarının birbirini beslemesidir:

Devletin iradesi ile toplumun iradesi. Yukarıdan aşağıya imkân ile aşağıdan yukarıya heyecan. Kurumsal güç ile sivil dinamizm. Bunlar birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.


Devletin görevi toplumun bütün alanlarını doldurmak değil; adaleti sağlamak, kaliteyi desteklemek, imkân oluşturmak, denetlemek ve sivil enerjinin önünü açmaktır. Sivil toplumun görevi de devletten ihale, kaynak veya talimat beklemek değildir. İnisiyatif almak, fikir üretmek, gerektiğinde eleştirmek, gerektiğinde desteklemek, yük almak ve hatta bazı alanlarda kamudan önce yol açabilmektir.


Çünkü maarif meselesi yalnızca Millî Eğitim Bakanlığımızın halledebileceği bir mesele değildir. Bütün bir insan hayatını ilgilendiren meseleyi tek bir bakanlığa havale etmek, aslında sorumluluğu üzerimizden atmanın kolay yoludur. Millî Eğitim Bakanlığımız başta olmak üzere Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, üniversitelerimiz, yerel yönetimlerimiz ve ilgili diğer kamu kurumları eğitim süreçlerinin doğal paydaşlarıdır.


Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulunun da günlük uygulamaların ötesinde uzun vadeli maarif perspektifinin oluşmasında; kurumlar, akademi, sivil toplum ve toplumun farklı kesimleri arasında düşünsel bir zemin ve stratejik koordinasyon alanı oluşturması önemlidir. Ülkemizde kurulların geçmişte de başarılı olmadığı savunusuyla bu konu geçiştirilemez. Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu geciktirmeden tüm eğitim paydaşlarını bir araya getirmeli, koordine etmeli, uyumlamalı, takip etmeli ve bütünlüğü sağlamalıdır. Aksi takdirde kişiye ve bir bakanlığa eğitim meselesini yükleyerek kolaycılığa kaçmış ve yanlış yapmış oluruz.


Paradigma dönüşümünün kamu ayağı dışında sivil alanın da yeniden canlanmasına cidi ihtiyacımız var!

Aileler, öğretmenler, akademisyenler, vakfılar ve dernekler, kanaat önderleri, iş dünyası, kültür ve sanat insanları, yurt dışına hizmet eden veya yurt dışındaki sivil organizasyonlarımız ve elbette çocuklarımız ve gençlerimizin kendileri… Eğitimin gerçek ve organik paydaşlarıdır.


Özellikle aileyi tekrar eğitim meselesinin merkezine almadan yapacağımız her reform eksik kalacaktır. Çocuğu sabah okul kapısında eğitim sistemine teslim edip akşam geri alan bir aile modeliyle güçlü bir maarif düzeni kurulamaz. Aynı şekilde öğretmeni yalnızca müfredatı uygulayan kamu görevlisine indirgemek de büyük yanlış olur. İdealist bir öğretmenin bir çocuğun, bir sınıfın, hatta bazen bütün bir okulun kaderini değiştirebildiğine çokça şahit oldum.


Eğitim biraz da temas işidir!

Göz göze gelmek, çocuğu fark etmek, ona değer vermek, onun yeteneğini keşfetmek, desteklemek… ve her öğrenciyi aynı kalıba sokmak yerine her çocuğun ayrı bir dünya olduğunu bilmek. Çünkü bütün çocukların matematikte, fizikte veya testlerde aynı ölçüde başarılı olmasını bekleyemeyiz. Kimi bilimde ilerler, kimi edebiyatta, sanatta. Kimi bir spor dalında başarılı olur, kimi ticarette, siyasette, toplumsal meselelerde… ama inanıyorum ki her bir çocuğa kendi başarısını yaşatabilmemiz mümkündür, yeter ki onlara inanalım ve değer verelim. Eğitimimizin büyük dönüşümlerinden biri de başarı kavramındaki bu paradigma değişikliği olmalıdır.


Bütün bunları konuşurken yakın tarihimizin oluşturduğu güvensizlikleri de görmezden gelemeyiz. 28 Şubat, toplumun belli kesimlerinde devlete ve devletin eğitim politikalarına karşı ciddi bir güvensizlik oluşturdu. FETÖ tecrübesi ise bu defa devlet nezdinde sivil eğitim yapılarına karşı büyük bir güvenlik kaygısı meydana getirdi:

Bir tarafta devletten çekinen sivil alan…

Diğer tarafta sivil alandan çekinen devlet…


Bu iki travmanın bizi içine kapatmasına izin vermemeliyiz. Devlet kurumlarımız korkuyla alan daraltmak, içe kapanmak ve her şeyi kendi kontrolüne almak yerine; şeffaflığı ve denetimi güçlendiren ama aynı zamanda güven veren ve alan açan bir yaklaşımı sürdürmelidir.


Sivil toplum da yaşananları bahane ederek geri çekilmemelidir. Bilakis daha şeffaf, daha bağımsız, daha nitelikli, daha hesap verebilir ve daha cesur hale gelmelidir.


Güven, geri çekilerek değil, risk ve sorumluluk alarak yeniden inşa edilir!

Üstelik bizim eğitim meselemiz yalnızca Türkiye ile sınırlı da değildir. Bu noktada biraz daha büyük düşünmemiz gerekiyor. Türkiye kendi eğitim sisteminin problemleriyle uğraşan, sürekli model değiştiren ve yalnızca kendi içine konuşan bir ülke olmamalıdır. Bizim tarihî tecrübemiz, coğrafyamız, üniversitelerimiz, sivil toplum birikimimiz ve insan kaynağımız bundan daha büyük bir imkân sunuyor.


Yıllar önce İslam dünyasının ölçülü ve mutedil bir eğitim modeline ihtiyacı olduğunu ifade etmiştim. Bugün bu ihtiyaç kanaatimce daha da büyümüş durumda. Bir tarafta kimliğini ve köklerini kaybetme tehlikesi, diğer tarafta kendini dünyaya kapatma tehlikesi…


Köksüzlük ve daralma arasında Türkiye'nin söyleyebileceği çok şey var!

Kendi köklerine bağlı, bilimle barışık, dünyaya açık, erdemi merkeze alan, sorgulayan zihinden korkmayan ve farklılıkları birlikte yaşatabilen yeni bir maarif anlayışını örnek model olarak uygulamakta kararlı olabilir ve çevremize rol model olarak sunabilirsek bunun etkisi Türkiye sınırlarının çok ötesine taşınacaktır.


İslam dünyası başta olmak üzere hiç olmazsa yakın coğrafyamızda; Balkanlardan Kafkasya'ya, Orta Asya'dan Ortadoğu'ya uzanan geniş bir havzada eğitim alanında öncülük yapabilmeliyiz. Bu bir üstünlük iddiası değil, sorumluluktur. Başkalarına model teklif etmeden önce kendi modelimizi olgunlaştırmalıyız elbette. Ama kendimizi de küçültmemeliyiz. Kökleri derin olan bir medeniyetin çocukları olarak yalnızca başkalarının ürettiği modelleri takip etmek bize yetmemeli. Yeni modeller, yeni kurumlar, yeni yöntemler ve belki yeni bir eğitim dili geliştirebilmeliyiz.


Paradigma değişiminin yolu kopyala-yapıştır modellerden değil; tefekkürden, sivil toplumdan ve hareketten geçiyor.

Düşüneceğiz, tartışacağız, eleştireceğiz, deneyeceğiz, yanılacağız, düzelteceğiz… Ve yürümeye devam edeceğiz. Çünkü maarif uzun bir yolculuktur. Bir hükümet dönemine, bir bakana, bir müfredata, hatta bir nesle sığmayacak kadar uzun bir yolculuk. Bizden önce başlayan ve bizden sonra da devam edecek bir yolculuk.


Belki bu sebeple yeni eğitim yılının ilk günlerinde çalan okul zilini biraz daha dikkatli dinlemeliyiz:

O zil sadece çocuklarımızı sınıfa çağırmıyor, öğretmeni çağırıyor, ebeveyni çağırıyor, akademisyeni çağırıyor, sivil toplumu çağırıyor, iş dünyasını çağırıyor, Devleti çağırıyor… Ve aslında hepimizi yeniden maarif meselesine çağırıyor.


Artık yalnızca yeni bir eğitim öğretim yılına değil, yeni bir eğitim zihniyetine ihtiyacımız var!

Köklerine yaslanan ama geleceğe bakan, bilgiyi önemseyen ama bilgiden ibaret olmayan, özgür düşünen ama istikametini kaybetmeyen, başarılı olan ama erdemli olmayı esas alan, Devletin gücüyle toplumun dinamizmini buluşturan… Ve yalnızca kendisi için değil, içinde bulunduğu medeniyet havzası için de söz söyleyebilen bir maarif anlayışına ihtiyacımız var…


Belki de ihtiyacımız olan zil tam olarak budur:

Paradigmatik bir okul zili…


Yeni eğitim öğretim yılımızın çocuklarımız, gençlerimiz, öğretmenlerimiz, ailelerimiz ve tüm eğitim camiamız için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Ve temenni ediyorum ki bu zil, yalnızca yeni ders yılının değil; kök, erdem ve gelecek arasında yeniden kuracağımız güçlü bir maarif yolculuğunun da başlangıç zili olsun.

Paylaş