Yazılar
Genel 5 dk okuma

SARICAN’DA O AĞACIN ALTINDA

İnsanoğlunun toprakla buluşması kaçınılmazdır. Hayatın bütün yolculukları, eninde sonunda toprağa varır. “Allah’tan geldik, dönüşümüz yine O’nadır.” İlahi buyruğuna kulak verirken aslında yalnızca ebedî dönüşü değil, toprağın bizi yeniden bağrına alışını da hatırlarız.

#sarican#agac#toprak
SARICAN’DA  O AĞACIN ALTINDA

İnsanoğlunun toprakla buluşması kaçınılmazdır. Hayatın bütün yolculukları, eninde sonunda toprağa varır. “Allah’tan geldik, dönüşümüz yine O’nadır.” İlahi buyruğuna kulak verirken aslında yalnızca ebedî dönüşü değil, toprağın bizi yeniden bağrına alışını da hatırlarız.

Fakat insan, toprağa yalnızca öldüğünde dönmez. Bazen bir ağacın gölgesinde, bir pınarın başında, çocukluğunu bıraktığı bir dağ yamacında da yeniden toprağına döner, kendine döner aslında.

Benim için o yerin adı Sarıcan’dır.

Diyarbakır’dan Tunceli’ye, Bingöl’den Elazığ’a uzanan hattın tam ortasında duran; yalnızca yolların değil, kültürlerin, hafızaların ve hikâyelerin de kesiştiği bir yerdir Sarıcan. Klasik anlamda “köy” demek eksik kalır; Sarıcan bir kavşaktır, hafızadır, önemli bir merkezdir, muharrik güçtür…

Ergenlik yıllarım Sarıcan yaylasında geçti. İlim tahsil ettiğimiz muhterem üstadımız Seyda Molla Said Efendi (Allah hayırlı ve uzun ömürler versin), yaz mevsimini burada geçirirdi. Biz de her yaz onun yanında kalır; yalnızca kitaplardan değil, hayattan da ders alırdık.

Sıradağlarla, uçsuz bucaksız bozkırlarla, derin vadilerle, göğe uzanan meşe ve çam ağaçlarıyla burada tanıştım. Temmuz ayında, hatta Ağustos gecelerinde bile yorganın altında üşürdük. Akreplerle, yılanlarla, kurtlarla aynı coğrafyayı paylaşmayı ve hayatta kalmayı bu dağlar öğretti bana.

Belki de dağları bu yüzden sevdim.

Çünkü göklere doğru çıktıkça köklerimize daha çok yaklaştığımızı ilk kez burada hissettim.

Keçi kılından dokunmuş çadırlarda kurulan uzun sohbetlerde; Kafkaslardan mı, Palu’dan mı, kuzeyden mi, güneyden mi geldiğimiz konuşulurdu. Altı asırlık aile hikâyeleri anlatılır, nesilden nesile aktarılan hafıza diri tutulurdu. Ben soy kütüğümü önce resmî kayıtlardan değil, ihtiyarların hafızasından öğrendim.

Zazacayı burada pekiştirdim. Çilekeş kadınlarımızın sade ama derin anlatımından, vakur erkeklerimizin sert fakat samimi dilinden memleketimizin acılarını Zazaca dinledim. Annemden öğrendiğim Kurmancîye, okulda öğrendiğim Türkçeye Zazacanın sertliği eklendi. Sonraları Farsça öğrenince, bütün bu dillerin ortak ruhunda ülkemin, hayatın ve şiirin nasıl yeşerdiğini fark ettim. “Coğrafyanın kader olduğu”nu bu erken yaşlarda öğrendim.

Sarıcan, Karakoçan’ın hemen yanı başında, adeta tamamlayıcısı. Karakoçan; mezhebiyle, etnik yapısıyla ve siyasi çeşitliliğiyle Türkiye’nin en karmaşık coğrafyalarından biri. Çocuk yaşta hem bu farklılıkların oluşturduğu gerilimleri hem de aynı toprağın insanlarını birbirine bağlayan görünmez kardeşliği burada gördüm ve yaşadım.

Babamın medresesine Alevi komşumuzun her hafta gönderdiği meşhur açık, tırnaklı ekmekleri taşıdım. 12 Eylül’ün sert iklimine rağmen ideolojik farklılıkları düşmanlığa dönüştürmeyen; solcu, sağcı ve Akıncı ağabeyleri tanıdım. Birlikte yaşamanın mümkün olduğuna ilk kez burada inandım.

Sarıcan yalnızca Elazığ’ın büyük köylerinden biri değildir; nüfusuyla, coğrafyasıyla ve Avrupa’dan Asya’ya uzanan diasporasıyla yaşayan büyük bir hafızadır.

Serttir Sarıcan; coğrafyası serttir, iklimi ve insanı serttir. Ama bu sertlik kabalık değildir; sözünün arkasında durmaktır, vefadır, kararlılıktır, asalettir, kimliktir…

Geçtiğimiz hafta sonu yine o dağlardaydık. Aile büyüklerimizle aynı çadırın altında buluştuk, aynı ağacın altında, O Ağacın Altında…

Aile büyüğümüz İbrahim Hacıbekiroğlu’nu dinledik. Anlattıklarıyla yalnızca geçmişimizi değil, kim olduğumuzu da yeniden hatırladık. Hacı Yahya büyüğümüzün kovanlarından çıkan, bu sert toprakların en saf balını tattık, minnetsizliğin çınar haline şahitlik ettik.

Çocukluğumun geçtiği, soğuk sularında abdest aldığım, kıyısında namaz kıldığım, karpuz çatlatan suların başındaydık on yıllar sonra. Bu kayalıklarda yaşadım ilk yalnızlıklarımı, ilk dostluklarımı, ilk sorgulamalarımı, ilk sevinçlerimi…

Ve gençliğimin en coşkulu günlerini yine bu dağlar saklıyor. Kayaların altından fışkıran buz gibi sularda abdest aldık. Aynı pınarlardan su içtik. Aynı gökyüzünün altında saatler süren hasbihaller yaptık.

Rahmetli babamı, muhterem büyüğümüz Seyda Molla Ahmet’i hep beraber aradık, özledik, rahmetle ve minnetle andık. Vasiyetini bir kez daha hatırladık…

Büyük âlim Seyda Molla Bahri’yi rahmetle yâd ettik. Sarıcanlı olmamasına rağmen Sarıcan ile olan güçlü aidiyetini konuştuk; Sarıcan’a kattıklarını, Sarıcan’ın kendilerine kattıklarını. Beyaz atın üzerinde heybetli duruşuyla Kubeysî Tepesi’ne yaptığımız yürüyüşleri…

Sanki yine yanımızdalarmış gibi büyüklerimizin isimlerini tek tek andık. Dualar ettik, kasideler okuduk, zikirler yaptık dağları inletircesine…

O Ağacın Altındaydık,

Belki yüzlerce yıldır nice kuşağı gölgesinde ağırlayan o ağacın…

Ve o an düşündüm:

İnsan aynı zamanda ağaca benzer. İnsanın da; görünenden çok, görünmeyen kökleridir güçlü ve kalıcı olan.

Kökünü unutanın gölgesi olmaz derler. Biz de “O Ağacın Altında” sadece geçmişimizi hatırlamadık. Çocuklarımızın ve torunlarımızın da bir gün gelip aynı gölgede oturabilmeleri için zımnen birbirimize söz vermiş olduk, konuşmadan. Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca geleceğe yürümek değildir. Arkasında bırakacağı kökleri de canlı tutabilmektir.

Ve biz…

O Ağacın Altında yeniden buluşmaya karar verdik.

Yeniden birleşmeye;

Daha sık ve sıkı,

Daha kalabalık,

Daha şuurlu,

Ve daha sert,

Tıpkı Sarıcan gibi;

Toprakla,

Göklerle,

Köklerle…